Çok uzun zamandır iktisatçılar aynı konuları yazıp duruyorlar; iktisat gündemimiz o kadar kısır ve renksiz hale geldi ki… Her ayın üçünde açıklanan enflasyon oranlarının doğruluk derecesine itirazlar, ardından ayın onunda açıklanan işsizlik rakamlarına TÜİK’in müdahale edip etmediği yönündeki tartışmalar ekonomi gündemimizin değişmez maddeleri haline geldi. Gündemimizin bir diğer değişmez konusu da TCMB para kurulu toplantıları ve ardından açıklanan faiz kararı oldu.

Bu tartışmaların her birindeki ortak nokta, hükümet yetkililerinin ilgili ekonomik verilerini olduğundan daha iyi göstermek için müdahalelerde bulunup bulunmadığı konusunda şüphe duyulmasıdır. Enflasyonun %20’lere dayandığı, işsizlik oranlarının ise %13’lere ulaştığı böylesine olumsuz iktisadi koşullarda, bu müdahalelerle nasıl bir sonuç veya algı yaratmanın amaçladığını ise, insan anlamakta hâlâ sıkıntı çekiyor. En hafif deyimiyle bence böyle bir müdahale kötü olanı, daha az kötü gösterme çabası olabilir.  Dahası ülkemizdeki her kurumun tahrip edildiği, liyakatsizliğin kural haline geldiği bir dönemde, kamu kurumlarının aslî görevlerini yerine getirmekte zorlandığı ortadayken, iktisadi kurumların fonksiyonlarını hatasız şekilde yerine getirebileceğini beklemek, en azından üstü kapalı olarak böyle bir beklenti içinde olmak, son derecede şaşırtıcıdır.

İktisat alanında farklı konulara, farklı bakış açılarına ve ciddi analizlere giderek daha fazla ihtiyaç duyulmaktadır. Özellikle son yirmi yıldır yönetimde etkili olan, ülkemizin kaderine damga vurmuş bir siyasi anlayışın iktisat politikalarındaki temel motivasyonlarının anlaşılması zorunludur.  Bugün eleştiri konusu olan iktisadi kararların hangi faktörlerin baskısı altında alındığını anlamak çok önemlidir. Olayların akışına anlam vermek ve gelecek hakkında öngörülerde bulunabilmek ancak bu yirmi yıllık döneme yönelik genel ve kapsamlı bir bakış açısı geliştirmemize bağlıdır.

Geçmişi kavramaya yönelik bu arayış bizi belli açılardan genelleşmeler yapmaya yöneltir. Bu bir bakıma bilimsel yaklaşımın da gereğidir.  Zira yapacağımız genelleşmelerin sınanabilir bazı hipotezlere dönüştürülmesi ve bunların da ampirik birtakım veriler ışığında sınanması mümkün olacaktır. Temelde bilim insanlarının bilim yapma tarzı en basit haliyle budur.

~*~

Bu bağlamda son yirmi yıldır ekonomi alanında uygulanan politikaları Erdoganomics başlığı altında toplayarak incelemek akla gelebilir. Böyle bir tanımlamanın yapılabilmesi için amaçları sistematik olarak belirlenmiş, uygulamalarda ve kavramsal manada kendi içinde belli bir tutarlılığa sahip özgün bir politika anlayışının var olup olmadığına bakmak gerekecektir.

İktidar açısından böyle bir tanımlama ihtiyacını doğuran, ekonominin bugün karşı karşıya bulunduğu zor durumu kamuoyu nezdinde gerekçelendirirken, bir algı çalışmasına yönelik duyduğu ihtiyaçtır.  Burada Türkiye’nin 2000’li yılların başında gerçekleştirdiği iktisadi başarıların Erdoğan hükümetlerinin özgün politikalarının bir sonucu olduğu, ancak “sistem dışı” olmaları nedeniyle bu politikaların ülkemizde ve dünyada mevcut düzen tarafından kabul görmediği, bu nedenle bugünkü başarısızlıklara yol açtığı anlatılmaktadır. Kamuoyunda oluşturulmak istenilen algının en önemli unsuru bu açıklamadan ibarettir.

Bu yazıda iktidar temsilcilerinin ex ante tanımları üzerinden bir tartışmanın aracı olmak istemiyoruz.   Ama önemli olan, geleceğe yönelik arzu ve temenniler içeren tanımlamaların uygulamada gerçeklerle ne kadar örtüştüğünü ve yaşadıklarımızın ışığında, hayatın içinde gözlemlediğimiz Erdoganomics’ in ex post

~*~

Aslında Erdoğan dönemi iktisat politikalarının bu şekilde tanımlanması, iktidar çevrelerinin 2010 referandumu sonrası toplumsal rızayı arttırmak için, ekonominin girdiği yüksek büyüme döneminde bir propaganda çalışması olarak düşünülebilir.  Bu propaganda gayreti, elde edilen ekonomik başarıları kendilerine mal etme, kendi programlarının bir ürünü şeklinde gösterme tutumudur.  Zira AKP’nin ilk dönemini kapsayan 2003-2007 arasındaki yıllık ortalama %7,3 büyüme başarısı IMF ve Derviş reformlarının belirleyici rolü ile açıklanmaktadır. Oysa Türkiye 2010-2015 arasında da ortalamada %7,3 büyüme oranına ulaşarak, bir bakıma IMF ve Kemal Derviş’in görüşlerinden bağımsız, sözüm ona Türkiye’ye özgü nitelikte bir büyüme gerçekleştirebildi. Ne var ki, bu “özgün” modelin izleyen 2016-2020 dönemindeki ortalama büyüme performansı %3,3 seviyelerinde kaldı.  Bu dönemi bir tarafa bırakırsak, bir şekilde tüm dünyayı çok kötü etkilemiş bir finansal krizin arifesinde ve IMF’siz elde edilen yüksek büyüme oranlarının, o dönemdeki iktisadi karar alıcılarda bir özgüven artışı yarattığı ve sonuçta elde edilen büyüme başarısına dikkat çekmek için Erdoganomics nitelemesine başvurdukları söylenebilir.

~*~

Kendi içinde belli bir tutarlılığa sahip bir sistem olarak Erdoganomics ’in tanımlanması, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın uzun zamandır ekonomi baş danışmanlığını yürüten Profesör Cemil Ertem tarafından yapıldı.  Profesör Ertem bu konudaki ilk yazısını 12 Mart 2014’de Star Gazetesi’nde, ikincisini (ki ilkinin kötü bir tercümesidir) ise 15 Eylül 2015 tarihinde Daily Sabah gazetesindeki köşesinde yayımladı. Bu yazılarda Erdoganomics ile son derecede iddialı ortodoks olmayan ekonomik politika uygulamalarının kastedildiği iddia edilmektedir. Konuyu uluslararası bir boyuta taşıyan ise, 6 Şubat 2016’da İngiliz Economist dergisinde yayımlanan bir makale olmuştur.  Elbette bu dönemde kaleme alınmış birçok başka yazı ve makalede de bu kavrama yer verilmiş, çeşitli açılardan değerlendirmesi yapılmıştır.

İktisat profesörü Cemil Ertem, o dönemde ekonomide yaptığı uygulamalarla uluslararası finansal kamuoyunun ilgi odağı olan Japonya Başbakanı Shinzō Abe’nin politikalarını nitelemek için kullanılan Abenomics deyiminden etkilenildiğini ifade etmektedir.  Farklı bir ekonomik yapıya ve bizden tümüyle farklı özelliklere sahip Japon ekonomisinin sorunlarına çözüm bulmak için uygulanan bu politikaların tüm dünyanın dikkatini çektiği doğrudur.  Ancak bunun ana nedeni Japon ekonomisinin 2000’li yılların hemen başından beri çok ciddi deflasyonist bir süreç yaşıyor olması ve ekonominin konjonktürel hiçbir politikaya tepki vermemesidir.  Japonya aynı zamanda dünya ekonomisinin önemli bir aktörü olması itibariyle, onun karşı karşıya kaldığı sorunlar kolayca dünya ekonomisinin de sorunları haline gelmektedir.

Abe öncesi ve sonrasını kapsayan 15 yıllık sürede Japon ekonomisinde tüketici enflasyonu % -0,3, büyüme ise, % -0,6 düzeylerinde gerçekleşti.  Bu durumun, dünya arz-talep zincirlerinde çok önemli bir yere sahip olan bir ekonomide gerçekleşmesi nedeniyle, tüm dünyanın ilgisini çekmesi gayet normaldir. Ancak Japonya’nın sorunu konjonktürel değil, son derecede yapısaldır ve Japon ekonomisinin değişen dünya koşullarına yapısal olarak daha iyi uyum gösterecek şekilde dönüşümünü gerekli kılmaktadır. Abe bu yapısal dönüşümü sağlayacak bir reform paketini gündeme getirdiği ve ülkesinin dünya ekonomisinin yeni koşullarına uyumunu sağlamayı vaat ettiği için, özgün ve bir o kadar da alışılmış dışı politikalar olarak nitelenmiştir.

Abenomics olarak bilinen politikaların üç ayağı bulunmaktadır. İlki deflasyonla mücadele etmek ve değerli yen politikasına son vererek, ülke parasını rekabetçi düzeylere getirmektir. İkincisi, ekonomide eksikliği çekilen talep düzeyini arttıracak bir maliye politikası uygulamak ve bu amaçla kamu yatırımlarına hız vermek ve nihayet sonuncusu da Japon ekonomisinin rekabet gücünü yükseltecek, ekonomideki toplam faktör verimliliğini arttıracak birtakım yapısal reformları hayata geçirmektir.

Uzun süre dış ticaretteki başarılarıyla dikkat çeken Japon ekonomisinde ihracat gelirleri zamanla Yen’in değer kazanmasıyla sonuçlandı.  Yendeki değerlenmenin yol açtığı rekabet gücü kaybını ülke, üretimde yeterli düzeylerde verimlilik artışlarıyla telafi edemedi.  Bu arada Japonya uluslararası ticaretin yapısında meydana gelen değişime de ayak uyduramadı.  Çok uzun zaman boyunca Japon hükümetlerine tavsiye edilen yapısal dönüşüm politikaları, olası sonuçları itibariyle siyasiler tarafından dikkate alınmadı ve sorunun konjonktürel politikalarla, geçici çözümlerle giderilebileceği sanıldı. Aslında bu haliyle bakıldığında Abe’nin ekonomik programının 2001 Derviş Reform paketinde yer alan ve ekonomik yapıda bir dönüşümü vadeden birtakım standart politikalardan çok da farklı olmadığı görülür. Dolayısıyla Abe’nin bu politikalarının uluslararası kamuoyu açısından bilinen ve beklenen, ancak Japon toplumu açısından devrim niteliğinde politikalar olarak düşünülebilir.

Profesör Ertem, Abenomics ’e kastını aşan anlamlar yüklemekte, bu politikaları Japonya’nın dünya ekonomisinde ABD menfaatlerine bir karşı duruş olduğunu belirtmektedir. Buradan yola çıkarak, Erdoganomics diye nitelediği politikalara özgünlük, bir karşı duruş atfedilmektedir.  Profesör Ertem’in bu konudaki yaklaşımı son derecede açık ve nettir.

Star Gazetesi’ndeki ilgili yazısında Profesör Ertem, Abe ’nin politikalarına özgünlük kazandıran unsurların Erdoğan’ın ekonomi politikalarında da mevcut olduğunu ve bu özgün karaktere vurgu yapabilmek için Erdoganomics ile nitelendirilebileceğini söylemektedir. Erdoganomics de, aynen Abenomics gibi “çizgi dışına çıkan”, ABD’nin uluslararası çıkarlarına karşı birtakım tercihler içeren, kısaca “sistem dışı” denilebilecek iktisat uygulamalarından oluşmaktadır.  Bu özgünlüğünden dolayı Erdoganomics diye bir nitelemede bulunmak son derecede yerinde bir tutumdur.

Profesör Ertem’in referansının Abe Japonya’sındaki sayındaki ekonomik uygulamalar olduğu dikkate alınınca, Abenomics ’in ne kadar özgün ve sistem dışı uygulamalar içerdiğini değerlendirilmekte yarar var.

2012 yılında başbakanlığı eline alan Abe ‘nin, 2000’li yılların başında Japonya’da başlayan ekonomik durgunluğu aşmak için uyguladığı ekonomik politikalarla tüm dikkatleri üzerine çektiği doğrudur. Tasarruf fazlası bulunan, giderek yaşlanmış ve gelir güvencelerini kaybetme riskleriyle karşı karşıya kalan Japon nüfusunun aşırı tasarruf eğilimi ve tüketimden kaçınma tavrı ekonomideki durgunluğun başlıca nedenlerinden biri olmuştur. Çin’in bölgede yükselmesinin uluslararası rekabette Japonya’yı zorlaması, hatta birtakım Japon firmalarının üretim tesislerini Çin’e taşıyarak Japonya’nın daha önce ihraç ettiği bazı tüketim mallarını, ithal ürün haline getirmesi Japonya’nın dış ticaret dengelerinde de yapısal olarak bozulmalara yol açmıştır. Çok daha önemlisi, bu şekilde Japon ekonomisinde istihdam kayıpları baş göstermeye başlamıştır. Toplumun II. Dünya Savaşı’ndan bu yana alışık olmadığı bir şekilde artan güvencesizlik tasarruf artışlarının arkasındaki en önemli sebeplerden biri olmuştur.

Özel sektörün harcamadaki isteksizliğini kamu kesimi ile ikame etmeyi amaçlayan Abe, Ortodoks iktisatçıların da bekleyeceği gibi kamu harcamalarını arttırıp, özellikle ekonomide verim artışı getirecek altyapı projelerine yönelik harcamalara yönelmiştir.  Para politikası, zaten tasarruf fazlası olan bir ekonomide faiz oranlarının ister istemez sıfıra yakın, hatta negatif seviyelere çekilmesiyle sonuçlanmıştır. Japon Merkez Bankası’nın varlık alımlarına gitmesiyle, Yenin uluslararası piyasalarda değer kaybetmesi ve böylece Japon sanayisine kurlar üzerinden rekabet gücü kazanması sağlanmıştır.

Sanırım iktidar çevreleri Japonya’da uygulanmakta olan faiz politikasını Türkiye’deki kendi uygulamaları için fırsat olarak görmüşlerdir.  Böylece modern kapitalist gelişme döneminde neredeyse örneğine rastlanmayan negatif faiz uygulaması, ülkemizde sıfır faiz ve/veya “faiz enflasyonun sebebidir” şeklindeki düşünceleri savunanlara önemli bir dayanak bulma fırsatı sunmuştur.

Gerçekten Japonya’da tamamen farklı iktisadi koşulların bir sonucu olan düşük faiz (sıfır veya negatif) politikasını, bazı kesimler Türkiye’de uygulamak için bir fırsat olarak görebilir. Ancak bu politikaların uluslararası camiada Abenomics’in önemli bir parçası olarak algılanmış olması bizim gibi ülkelerin politika yapıcılarını, Abenomics ‘in başka hiçbir unsurunun olmadığı gibi bir düşünceye yöneltmiştir.

Oysa Japon ekonomisi için temel sorun yapısal dönüşümün yavaş oluşu ve güncel makroiktisadi dengelerin, bu dönüşümün etkilerini yeterince yansıtamamasıdır. Bir yandan uluslararası ticaretin değişen yapısı ve Çin’in Japon ekonomisinde artan önemi, diğer yandan demografik yapının yaşlı nüfus lehine bozulması, Japon ekonomisindeki sorunların yapısal niteliğini oluşturmakta ve Abenomics ‘in özgünlüğü de ortaya çıkan bu yapısal dönüşüm ihtiyacına vermiş olduğu pozitif tepkiden kaynaklanmaktadır.

Yazının tamamı burada.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz