Cumhurbaşkanı Erdoğan, sarayının dışındaki hayatın gerçekleri hakkında bir uyarı almış olsa gerek ki, son açıklamasında gıda fiyatlarını kastederek “Enflasyonu en kısa sürede kontrol altına alarak raflardaki, tezgâhlardaki, etiketlerdeki fahiş fiyat artışlarının önüne geçeceğiz” dedi. Kendi yönetiminde 2018’den bu yana ekonomik krizlerden çıkamayan Türkiye’de anketler, partisine ve kendisine olan desteğin azaldığını gösteriyor. Resmi rakamlara göre yüzde 30’la normalden çok yüksek olan gıda fiyatları enflasyonu, giderek fakirleşen oy tabanındaki hızlı erimenin en önemli nedenlerinden…  Hal böyle olunca da her iktidar sahibi gibi Erdoğan da yüksek TÜFE enflasyonu ve ondan daha yüksek olan gıda fiyatları enflasyonunu seçim geri sayım döneminde düşürmeye istekli elbette…

Enflasyonun kökeninde yüksek faiz bulunduğuna dair teorisi gereği tam da yılın son çeyreğinde faiz indirterek enflasyonu düşürme deneyini bir kez daha yapma yolunda Cumhurbaşkanı. Kendisin TV açıklamalarından ve Merkez Bankası Başkanı Şahap Kavcıoğlu’nun manevralarından bunu anlıyoruz. Fakat bu “deney” daha önceki faiz indirerek enflasyonu da indirme deneyinden farklı; çünkü 2020’de olduğu gibi enflasyon düşmeye başladıktan sonra değil, daha yükselirken yapılacak anlaşıldığı üzere. Sonucun daha yüksek bir enflasyon ve faiz artışı olacağını yakın çevresinden kendisine söylemeye cesareti olan kaldı mı; onu tabii bilmek mümkün değil.

İş gıda fiyatlarındaki fahiş yükselişe geldiğinde Cumhurbaşkanı’nın çözüm yöntemi farklı. “Nush ile uslanmayanın hakkı kötektir” yöntemleri daha hafızalarda çok taze. Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak ile Ticaret Bakanı Ruhsar Pekcan döneminde devreye sokulmuştu.  Market-pazar denetlemeleri, soğan deposu baskınları gibi yöntemlerle gıda fiyatlarındaki artışın “suçlularından” bir demet seçilerek cezalandırılmak suretiyle ibreti âleme gıda fiyatlarını artırmamaları için uyarı yapılmıştı. Sonuç ortada.  Geçen sene yüzde 15 civarında seyreden gıda fiyatları enflasyonu bu yıl yüzde 30’da.

Her iki bakan da şimdi görevde değil.  İlki ekonomiyi yönetme tercihleri sonucu affını isteme “noktasında” ortadan kayboldu; diğeri yolsuzlukları ortaya çıkınca cezadan sıyrılarak görevden alındı. Şimdi yeni kadrolar Erdoğan’ın sözleri üzerine yeniden benzer cezai yöntemleri devreye sokarak farklı bir sonuç elde edebilecekleri deneyine soyunmuş görünüyorlar. Türkiye’de zaten son senelerde enflasyonla mücadele hep bir kısır döngü içindeki deneylerden ibaret; konvansiyonel sıkı para ve maliye politikası uygulamak iktidarın işine gelmiyor çünkü.

Yeni bakan Mehmet Muş’un yönetimindeki Ticaret Bakanlığı’ndan “özel ekipler” market market dolaşıp fahiş fiyat ve etiket denetimleri yapmaktalar. Uygun gördüklerine de cezai işlem uyguluyorlar. Bahane de “haksız fiyat artışı”. Söz konusu ekipler sebze ve meyve, temel gıda ürünleri ile temizlik ürünleri başta olmak üzere temel ihtiyaç maddeleri fiyatlarını inceliyor; etiket fiyatı ile kasa fiyatını karşılaştırıyor ve indirimli ürünün indirimden önceki fiyatını kontrol ediyor. Zamanı bol olana pösteki saydırmak neredeyse!

TL’nin 2018’den bu yana yüzde 100’e yakın değer kaybetmiş olması, bunun sonucunda üretici fiyatlarının yüzde 45’e tüketici fiyatlarının yüzde 20’ye gelişi; gıda üretim maliyetlerindeki artışın ithal girdiler nedeniyle TL’nin değerinden neredeyse doğrudan etkilenmekte oluşu gibi gerçekler çokça yazılıp çizilse de; soruna çözüm yöntemleri arasındaki kalemler olarak yer alamıyor. Alamıyor çünkü sonuç olarak TL’ye değer kazandırmak için doğru ekonomi politikaları gerekmekte. Mevcut sorunları yaratan yönetimin çözüm de üretmesini beklemek abes tabii. AKP iktidarının günübirlik çözümlerden öteye politika üretecek pili bitmiş durumda.  İklim krizine bağlı kuraklık, tarımsal ürün ithalatında patlama ve tarım politikası kalmamış ülkede çiftçinin yalnızlığı gibi konulara zaten yaklaşılamıyor bile. Geriye kalan da işte böyle cezai yöntemler, kapı kapı dolaşıp üç beş fırsatçı yakalayıp iş yapıyor görünmek…

Türkiye’de enflasyon çok uzun süredir çift hanede.  Fakat 2008 küresel krizden bu yana dünya ilk defa enflasyon şoku yaşıyor; ABD’de TÜFE enflasyonu %5,4’le son 30 yılın zirvesinde. Pandemi çıkışında emtia fiyat artışları gıda fiyatları enflasyonu olarak da geri dönmüş durumda.  İklim krizi ile iyice sivrileşen fiyat artışları ile mücadelede Türkiye’den başka bağcı döven bulmak ise mümkün değil.

İSRAFIN ÖNÜNE GEÇMEK GEREK

Bakın artan gıda fiyatları enflasyonu ile mücadele için dünyada neler konuşuluyor.

Gıda şirketleri, mevcut kriz sırasında ve ötesinde dirençli kalmak için tedarik zincirlerini ciddi şekilde yeniden şekillendirme çabasındalar. Amaç “daha sorumlu bir gıda tedarik zinciri” oluşturmak. Bunun adımları olarak da portföyleri optimize etmekten operasyonları yeniden düşünmeye, talepteki büyük değişimin analizine ve çevrimiçi kanallarda önemli bir büyümeye kadar çok değişik yaklaşımlar ele alınmakta.

Gıda tüketicisinin isteklerini anlamak, uygun maliyetlerle üretim, uygun ürün fiyatlaması, daha fazla uyum, iş birliği, şeffaflık, görünürlük ve kontrol gerekli.  Teknoloji, yapay zeka ve devletin buna yönelik altyapı-eğitim politikaları bu sürecin önemli parçaları…

COVID-19 sadece giriş niteliğindeydi; iklim krizi nedeniyle gıdada hem arz hem de talep koşulları yakın gelecekte değişken ve tahmin edilmesi zor olacak. Bu belirsizlikle başa çıkmak için büyük gıda şirketleri kısa vadeli talebi tahmin etmek algoritma yatırımları yapmak zorunda.  Bunun için de devletlerle işbirliği içinde olunması gerekiyor.

Uzun karar süreçleri gerektiren gıda tedarik zincirleri yerine esnekliği artıracak “yerel” çözümler ön plana çıkıyor. Tarım ülkesinde gübre, tohum, et, canlı hayvan ithalatı yerine üretmek ön planda örneğin.  Destekler yerel üretimi ısınan, kuraklaşan dünyaya göre desteklerle artırmak peşinde.

Ya da ürün portföylerinin optimize edilmesi tartışmalar arasında ki bunun anlamı da kısa vadede daha dar bir ürün yelpazesine, küçük ambalaj boyutlarına dönüşüm ile hem maliyet hem tedarik sorunlarını aşmak için ürün bileşenlerinin yerelleştirilmesi.

Mevcut gıda sistemi hem Türkiye’de hem dünyada büyük bir gıda israfı da içeriyor.  Araştırmalar zorlukla üretilen gıdaların üçte biri kadarının perakende ve tüketici seviyeleri de dâhil olmak üzere tedarik zinciri boyunca kaybolduğunu göstermekte.  Türkiye’de gıda israfı için topyekûn bir farkındalık çabası olduğunu söylemek imkânsız.  Gıda fiyatları enflasyonunun düşmesi istendiğinde hâlbuki ilk akla gelmesi gereken atık yönetimi ve sürdürülebilirlik konuları olmalı.

GIDA ENFLASYONUNUN ÇÖZÜMÜ TARLADA

İthalat vergisini tahıllarda yapıldığı gibi sıfırlamak yerine, üretimde kullanılan girdilerin ithalat vergilerini sıfırlamak, indirmek bakanlığın değerlendirmesi gereken bir başka adım olabilir.  Ya da iklim krizi ile mücadeleyi, teknolojiyi, rekabetçi üretimi de kapsayan bir tarım politikası oluşturmak.

Marketleri, pazarları suçlu bulup da ceza yazmak için dolaşarak gıda fiyatlarındaki ateşin düşmeyeceğini görmüştük. Şimdi bir daha izlemekteyiz aynı filmi; sonu da doğal olarak aynı şekilde bitecek.

Hâlbuki yüksek gıda enflasyonun kökleri daha tohum üretimi aşamasında; bu tohumun dikimi, sulanması, gübrelenmesi, ilaçlanması aşamalarında ithalat nedeniyle başlıyor. “Tarladan sofraya” zincirdeki plansızlık, vizyonsuzluk, iş bilmezlik ve sorunların liyakatsiz kadroların eline düşmesiyle de işin içinden çıkılmaz hale dönüşüyor.

Politik Yol

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz